İNSAN HAKLARI HUKUKU BAĞLAMINDA MÜLTECİ HAKKALRININ KORUNMASI VE AİHM’İN ROLÜ

Arapça kökenli bir sözcük olan “mülteci” kelimesi tarihte ilk kez Meninski, Thesaurus (1680) eserinde yer almış olup Türk Dil Kurumu tarafından yapılan tanıma göre; “başka bir ülkeye veya yere sığınan kişi” olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde “sığınmacı” kavramı, kendi ülkesini terk ederek üçüncü bir ülkeye gidip orada sığınma talebinde bulunan kişiyi ifade etmektedir. İlgili devlet otoritelerinin, sığınma başvurusunu değerlendirip uluslararası ve iç hukuk kurallarını uygulayarak sığınma hakkını verdiği kimselere ise “mülteci” denilmektedir. 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nde ise mültecilik kavramının uluslararası hukuka göre tanımı “mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri sebebiyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da bu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen kişidir.” şeklinde yapılmıştır. Sığınma olgusu ve mülteci kavramının geçmişi M.Ö 2000’li yıllara kadar dayanmaktadır. Ülke sınırlarının kesin ve belirgin hatlarla belirlenmediği bu erken dönemlerde dahi söz konusu kavramlarla karşılaşılması mültecilik kavramının kökeni ve önemi hakkında fikir vermektedir.

Günümüz gelişmelerine zemin hazırlayan süreç ise 20. yüzyılın başında büyük kitlelerin zorunlu göçüne sebebiyet veren Balkan Savaşları ile başlamaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla beraber milyonlarca insan, Avrupa’nın çeşitli bölgelerine sığınmak durumunda kalmıştır. Bu hareketlilik, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında en üst noktaya ulaşmıştır. İlgili zaman aralığında, Avrupa’da yirmi milyon insanın yer değiştirdiği bilinmektedir.

Mülteci hukukunun gelişim sürecine bakıldığında ise konuyla ilgili ilk çalışmaların, 1920’li yıllardan itibaren, Milletler Cemiyeti (MC) bünyesinde mültecilerin hukuki statüsünü tanımlamak amacıyla yapılan sözleşmelerden ibaret olduğu görülmektedir. Sözleşmelere, az sayıda devletin çekincelerle taraf olması, sözleşmelerin uygulama alanını ve mülteci hukukunun gelişimindeki önemini azaltmıştır. MC’ye üye devletler, 1938 yılına gelindiğinde, Almanya’dan gayri iradi olarak göç eden kişilere yardımcı olmak amacıyla hükümetler arası Mülteciler Komitesi’ni (Inter-govermental Committee on Refugees) kurmaya karar vermişler; ancak söz konusu komite çerçevesinde yapılan mülteci tanımları, devletlerin tam desteğini alamamış, ortak bir tanım üzerinde fikir birliğine varılamamıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda, konu kesinliğe kavuşamasa da kazanılan tecrübelerden, Uluslararası Mülteci Örgütü Anayasası, BMMYK Tüzüğü ve nihayet 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’de yararlanılmıştır.

1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi, mülteci statüsünü belirlemekte ve mültecilerin haklarına ilişkin bir çerçeve sunmaktadır. Sözleşme’nin ilk maddesinde mülteci statüsünün belirlenmesi için gerekli olan unsurlar belirtilmiştir. Buna göre, “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve ülkesinin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa bu olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen” kişiye mülteci statüsünün verileceği hususu ortaya konulmuştur.

Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve uluslararası insan hakları normlarını içeren en önemli uluslararası metin olma niteliğine sahip olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS)  ise mülteci ve sığınmacılar ile ilgili doğrudan düzenleme yapılmamıştır. Ancak insan haklarının korunması bağlamında ilgili maddeler mülteci ve sığınmacıların haklarının korunması için de uygulanabilmektedir. AİHS’nin, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne nazaran konu ve kişi yönünden uygulama alanı daha geniştir, çünkü 1951 Cenevre Sözleşmesi, Sözleşme’den yararlanacak kişilere ilişkin tanımında belli koşullar ararken, AİHS’nin koruma altına aldığı haklardan AİHS’ye taraf olan devletlerde bulunan herkes yararlanabilmektedir. Bu açıdan sözleşmede yer alan normlar ve protokoller aracılığı ile insan haklarını korumayı amaçlayan bir yargı organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin, mültecilerin korunması konusunda önemli bir role sahip olduğu söylenebilir. 1959 yılında kurulan AİHM, 47 Avrupa Konseyi üyesi ülkenin bir araya gelerek oluşturduğu bir mahkeme olma niteliğine haiz olup Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) yegane uygulayıcısıdır.

Mülteci haklarına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde doğrudan düzenleme bulunmasa da mültecilerin korunması, AİHM’nin görev alanı içerisindedir. AİHS’nin 3., 5., 6., 8. ve 13. maddeleri sözleşmeye taraf devletlerdeki tüm vatandaşları kapsadığı gibi mültecilerin yaşama hakkı, kötü muameleye karşı korunma, adil yargılanma hakkı ve özel yaşamın gizliliği gibi temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktadır. Bu nedenle, AİHM mültecilerin bu haklarının ihlal edilip edilmediğini denetleyerek gerektiğinde ülkeleri sorumluluklarını yerine getirmeye zorlama yetkisine sahiptir. AİHM, mültecilerin başvurularını değerlendirirken, ulusal mahkemelerin kararlarını da dikkate aldığı gibi sözleşmeci devletlerin taraf olduğu diğer anlaşma ve uluslararası kuruluşların içtihatlarını incelemek de AİHM’nin yetki alanındadır. Sözleşmeci devletlerde yaşayan tüm vatandaşlar gibi mülteciler de AİHS’de yer alan güvencelerden birinin ihlal edildiği iddiası ile Sözleşme’nin uygulanmasını AİHM’e başvuru yaparak talep edebilir fakat söz konusu başvurunun usule uygunluk şartlarının yerine getirilmesi bakımından öncelikle bulunulan ülkenin ulusal mahkemesine başvurulmalıdır. Görüldüğü üzere; AİHM, insan haklarına ilişkin sözleşme ile tanınan teminatların sağlanması hususunda ulusal mahkemelerin yetersiz kaldığı durumlarda mültecilerin haklarını korumaktadır.

AİHM, başvuruları büyük bir titizlikle ele alarak her başvuruyu bireysel olarak değerlendirir ve her türlü delili göz önünde bulundurur. AİHM’nin kararları bağlayıcıdır ve ülkelerin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olarak uygulanması gerekmektedir. AİHM, mültecilerin yaşama hakkı, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi temel haklarını güvence altına alarak mültecilerin insanlık onuruyla muamele görmesini sağlamaktadır.

Sonuç olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin AİHS ile teminat altına alınan normların korunması ve mülteciler bakımından da uygulanması konusunda önemli bir rol oynadığını söylemek mümkündür. Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarını denetleyerek mültecilerin haklarının korunması ve insanlık onuruna uygun muamele görmeleri hususunda güvence sağlamaktadır.

tr_TRTurkish